16 Eylül 2013 Pazartesi

Galatasaray | Ters Giden Ne?

Lige durgun başlayan, üç maç üst üste berabere kalan bir takımı eleştirmek pekala mümkündür. Hatta güzel ülkemin kıraathanelerinde çoktan asıp kesmeler başlamıştır. Ya da; ''İki zorlu deplasman üst üsteydi, yine de iyi atlatıldı. Antalyaspor maçı bir kazaydı.'' tarzı bir düşünce ile, yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamış sorunlar göz ardı edilebilir. Bu iki tarz yaklaşım ile takımı değerlendiren çok sayıda insan var şu sıralar. Asıp kesme kısmını geçersek, takımı belirli noktalar doğrultusunda eleştirmek gayet doğal.


Takımı sadece televizyondan izleyip eleştirmek yerine, Antalyaspor maçında Türk Telekom Arena'ya giderek bir de çıplak gözle izledim ve kafamda birkaç sorun oldukça netleşti: Temposuzluk, rotasyon oyuncularının kalite yetersizliği ve en önemlisi; dizilişle birlikte vücut bulan takım olarak defans sorunu..

4-3-1-2 ve Defans

Geçtiğimiz sezon, devre arasında Sneijder ve Drogba'nın transfer edilmesiyle uygulanmaya başlanan ve alışma süresini göz ardı edersek gayet iyi kotarılan bir 4-3-1-2 vardı. Özellikle Şampiyonlar Ligi maçlarında, orta üçlüye gerekli yardımları getiren ön bölge oyuncularıyla beraber takım halinde yeterli bir savunma söz konusuydu. Orta üçlü de rakibin hücum yaptığı tarafa gerekli kaymaları düzgün ve kademeli bir biçimde yapınca, ligin ilk yarısındaki durgun Galatasaray yerini keyifli bir takıma bırakmıştı ve ŞL'de çeyrek final, ligde şampiyonluk gelmişti. Ancak bu sezon başlangıcı, geçen sezonun ikinci yarısında yakalanan havadan bir hayli uzakta. Bunun gözle görülür en önemli sebebi ise diziliş gibi duruyor. 4-3-1-2, defans kısmı nispeten kuvvetli, atletik ve hücuma da gerekli katkıyı yapabilecek yetenekli bek oyuncularıyla işleyen bir sistemdir. Orta üçlünün, rakip kanatlardan hücum ettiği takdirde kademeli ve doğru kaymalarla beklere yardım etmesi, bu sistemde elzemdir. Öndeki üçlünün de savunmayı önde başlatması, gerekli presleri yapması ve kademeli olarak topun arkasına en az iki kişi olarak geçmesi, sistemin işleyişinde önemli olan bir başka noktadır. Ancak bu sene başlangıcında Galatasaray'da, bunların neredeyse hiçbirini tam olarak göremedik. Özellikle öndeki üçlünün defans konusunda gerekli yardımları yapmaması ve beklerin formda olmayışı(Eboue)/yetersizliği(Balta), takımın akordunun bozulmasındaki en önemli etkenler.  Ne Burak, ne de Drogba önde baskıyı ve sürekli olarak defans yapmayı seviyor. Sneijder'in de devamlı olarak geriye yardım etmemesi, orta üçlünün fazladan yorulmasına ve top kapma/hücum şekillendirme süresinin uzamasına neden oluyor. Drogba-Sneijder-Burak üçlüsünün bu sistemde bir arada oynaması da, az önce belirttiğim sorunlar çerçevesinde takıma oldukça sıkıntı yaratıyor.  Çözüm kağıt üzerinde basit; kanatlı sisteme dönüp tek forvette ısrarcı olmak. Ancak bu üçlünün adeta 'kesilemez' olması, diziliş değişikliğinin önüne geçiyor. O zaman bir diğer çözüm olarak Burak'ın kanatta, Trabzonspor'daki rolüne bürünüp 'gizli forvet' olarak görev alması akla geliyor. Her ne kadar Hamit gibi defansif özellikleri olmasa da, Eboue'nin önünde çok fazla sırıtmaz Burak, defans açısından. Dörtlü defans önü de Melo-Selçuk, forvet Drogba ve arkası Sneijder, solda Bruma ile takım yağ gibi akabilir. Ancak yukarıda belirttiğim negatif noktalar pozitife dönerse, 4-3-1-2 ile günü kurtarmak mümkün olur yine.

Temposuzluk

Aslında bunun başlıca nedeni, takımın yaş ortalamasının yüksek olması. En basiti: 4-3-1-2'li ideal bir Galatasaray 11'inde, Semihten sonra en genç oyuncu 27 yaşında. Bruma gelmeden önce, takımda topu alıp giden, hızıyla mesafe kat eden ve adam eksilten oyuncu, kağıt üzerinde bir tek Amrabat'tı. Yerlerde sürünen performansına rağmen, o oyuna girince kanatta bir pas opsiyonu oluyor ve bu takıma olumlu anlamda yansıyordu. Ancak sadece PES'te gördüğümüz, adamın içinden geçme denemeleri, sol kanattan saçma kamikaze dalışları  ve muazzam bonservis bedeli sonucunda takımda istenmeyen adam ilan edildi. Sonuç olarak elde avuçta sadece Bruma var bu konuda. Antalyaspor maçında da gördük; Sabri ve Bruma oyuna girince takım toparlandı ve fena hücum organizasyonları ortaya çıkmadı. Burak'ın kafası maçta olsa belki de Galatasaray üç puanı alacaktı. Ancak Bruma-Sabri oyuna dahil olmadan önce ya stoperler pası beklere verip onlar orta sahaya aktarıyordu, ya da direkt toplarla Drogba'yı duvar olarak kullanmaya çalışıyordu takım. Bu her maçta uygulanıyor ve sonuç vermiyor. Takım yavaş kalıyor, bireysel olarak çaba sarfetmedikçe gol bulmak çok zor hale geliyor. Bruma bu konuda güzel bir hamle ama tek başına ne kadar yeterli olacaktır, soru işareti. Kötü kadro mühendisliği, yabancı sınırı ve gerekli hamlelerin yapılamaması sonucunda eldeki oyuncularla bir şey yapmak gerekiyor. Bunun en güzel çözümü de, kanatlara yönelip oradan tempo yapmak.  'Genç' ve hızlı olarak nitelendirebileceğimiz bir tek Bruma var ve sağ kanatta Hamit çok yavaş kalıyor. Hamit de yedeğe çekilip, az önce belirttiğim Burak(gizli forvet) ya da, Sabri seçeneği düşünülebilir.

Kadro Derinliği Sorunu

'Nasıl olsa yabancı sınırlaması problemi çözülür' mantığı doğrultusunda sürekli yabancı futbolcu arayarak(Bruma, Farfan, Nani vs.) geçen bir yaz transfer döneminden sonra Galatasaray yerli rotasyonu sıkıntısı oldukça büyük. Yabancı sınırlamasının, inanılmaz rahatsız edici bir kambur olduğunu belirtmekle beraber, mevcut kural bu ve buna göre transfer yapılması gerekiyordu.  Türk futbolcu kalitesi oldukça düşük ama 'el mahkum' olduğundan, gerekli bölgelere yerli oyuncu takviyesi elzemdi. Ancak, pek çaba sarfedilmedi bu konuda. En basit örneği yine Antalyaspor maçı: Selçuk, Sneijder ve bu sene kötü oynadığını kabul ettiğim ancak geçen sene neden eleştirildiğini bir türlü anlamadığım Hamit'in yokluğunda Emre, Engin ve Amrabat 11'deydi. Takım sanki şampiyonluk maçıymış ve yenilirsek elden gidiyormuş gibi panik ve dağınık oynadı. Boşa çıktıklarında bile hızlı ve düzgün pas akışını sağlayamayan Emre ve Engin ile özgüveni yerlerde olan bir Amrabat, şu an Galatasaray'da yedek olacak kapasitede bile olmadıklarını gösterdiler. Keza Hakan'ın alternatifsizliği, Erman ve Kazım'ın gönderilişi, bu sorunu iyice gün yüzüne çıkardı. Takımda sol bek, orta saha ve kanatlarda yerli rotasyon sıkıntısı mevcut ve bu kadar pozisyon için bu kadar sıkıntı, cidden çok fazla. Mesela, Cenk Şahin, Kerim Frei, Serdar Taşçı, Sefa Yılmaz, Atila Turan gibi seçenekler düşünülebilirdi. Seçenekler dahilinde olmalıydı.. 

Bu sorunlar doğrultusunda takımı eleştirmek gayet doğal. Günü kurtaracak çözümler dediğim gibi mevcut, ancak yaş ortalaması ve temposuzluk sorunu birkaç yıla yayılabilecek bir şey. En geç 2-3 yıl içinde kadroya tekrar ciddi katkılar yapmak gerekecek ve o güne kadar günü kurtaracak çözümlerle yama yapılıp başarı sağlanması olasılıklar dahilinde. Ayrıca, takımın istediğinde 4-3-1-2'yi pek olası gözükmese de kotardığını gördük. Real Madrid ve Beşiktaş maçı ile yükselişe geçilebilir. Geçtiğimiz iki sezona da durgun başlamıştı Galatasaray ve bir patlama noktası yakalayıp sezonun geri kalanını muazzam geçirmişti. Ancak yukarıda belirttiğim sorunlar, yavaş yavaş oluşan ve birkaç dönem içerisinde çözülmesi gereken sorunlar. İki sezondur iyi yönetilen ve başında Fatih Terim'in olduğu bir takımın da, bu sorunları önümüzdeki 1-2 yılda kılçıksız bir biçimde aşacağını düşünüyorum.








20 Haziran 2013 Perşembe

U-20 Dünya Kupası | Bu Çocuklar Olur(2)

Maykel Reyes | Küba

Ülkesinin Pinar Del Rio takımında kariyerini devam ettiren Reyes, Küba U-20 takımının en önemli iki kozundan biri. Takımın Dünya Kupası'na gelmesinde büyük katkısı bulunan genç Kübalı, U-20 CONCACAF Şampiyonası'nda üç gol, ve bu turnuvanın eleme maçlarında da üç gol atarak takımın en skorer oyuncusu oldu. Turnuvadaki diğer yıldız adayları arasına koymakla beraber, geri kalmış Küba futbolu nedeniyle pek tanınan bir oyuncu değil Reyes. Yetenek avcılarının bol bulunması sebebiyle, bu turnuva çok önemli onun için.

Atletik özelliklerini, hızı ve nispeten iyi bitiriciliği ile harmanlayan Reyes, yaptığı presle ve defans arkası koşularıyla rakip defansı yıpratıcı özelliğe sahip. Bu özellikleri sayesinde kolay marke edilemeyen bir yapıda ve bunu sadece forvet pozisyonunda değil, kanat pozisyonunda da değerlendirebiliyor. İki ayağını da etkin kullanması, onun için bir başka artı. Her ne kadar bu olumlu özelliklere sahip olsa da, top tutabilme, sırtı dönük oynayabilme gibi meziyetlerden yoksun. Bu da, tek forvet oynarsa sıkıntı çekeceğine bir işaret. Zamanla kanat forvet pozisyonuna kayarsa, ileriki yıllarda oynayacağı takımlara daha büyük katkılar sağlar.

Corey Gameiro | Avustralya

Terry Antonis'in şok sakatlığı sonrası Avustralya'nın elinde avucunda kalan yegane yıldız adayı olan Corey Gameiro için bu turnuva, daha farklı anlamlar barındırıyor. Ülkesinde çeşitli takımların genç seviyesinde oynadıktan sonra 2009'da Fulham'a transfer olan Corey, her sezon farklı bir takımda kiralık oynayıp bekleneni veremeyen birçok genç oyuncudan biri. Umduğunu bulamayan Fulham'ın kontratını uzatmaması sonucu da bu turnuva, Gameiro için hayati önem taşıyor. Kendisini gösterip iyi bir takıma imza atması onun için elzem görünüyor.

Asya U-19 Şampiyonası'na damgasını vurup, takımın U-20 Dünya Kupası'na gelmesinde en önemli paya sahip Gameiro. Gruplarda üç gol atsa da, onun asıl parladığı yer, çeyrek finaldeki Ürdün maçı oldu. O maçta hat-trick yaparak takımının U-20 Dünya Kupası biletini almasını sağladı. O turnuvada hızı, bitiriciliği ve çabukluğu ile ön plana çıkan Gameiro'nun teknik kapasitesi de, bir forvet için yeterli düzeyde. Takımın pas akışına katılıp, top alıp dağıtabildiği için, Antonis'in olmayışının dezavantajlarını bir nebze olsun kapatacaktır. Eksi yönleri ise, fiziği ve ikili mücadeleleri sevmemesi. 1.76 boyuyla forvet pozisyonunda etkili kalabilmesi için  fizik kapasitesini önümüzdeki yıllarda arttırması gerekiyor.

Jairo Henriquez | El Salvador

Futbol sahnesinde pek de görmeye alışık olmadığımız El Salvador, Türkiye 2013'e katılarak ilk defa bir U-20 Dünya Kupası bileti aldı. Son yıllarda, komşu ülkelerinin seviyesine ulaşmak için altyapıya önem veren ülke, istediğini yavaş yavaş alıyor gibi gözüküyor. Bu takımda öne çıkan yegane isim ise, Jairo Henriquez.

Bir kanat oyuncusu olan Henriquez, daha çok sağ tarafı tercih ediyor. 1.73 boyuyla defans arasına süzülme konusunda çok başarılı olan genç oyuncu, hızı ve etkili top sürmesiyle takımına muazzam katkılarda bulunuyor. El Salvador'un, Panama'yı geriden gelip yendiği ve Türkiye bileti aldığı U-20 CONCACAF Şampiyonası maçında, iki gol atarak ülkesinde küçük kahraman ilan edilen Jairo için bu turnuva, kendisini gösterip transfer olma açısından büyük önem arz ediyor. O turnuvanın altın 11'ine de seçilen Henriquez'in eksi yönleri ise, top sürerken zaman zaman telaş yapması, kendisini yersiz stres altına sokması ve zamanla güçlenebilecek olsa da şu an yetersiz olan fiziği. Bu yönlerini de artıya çevirirse eğer, o harika sağ kanat meziyetleriyle beraber güzel kontratlara imza atacaktır turnuva sonrası.


Frank Acheampong | Gana

Gana'nın ele avuca sığmayan kanat oyuncusu Acheampong da, turnuva öncesi takım değiştirenlerden. Anderlecht'in iyi bir hamleyle Türkiye 2013 öncesinde kaptığı genç Ganalı, büyük bir gelecek vaat ediyor. Ülkesinde çeşitli takımlarda oynadıktan sonra, pek de sık görülmeyen bir rota ile Tayland'ın Buriram United takımına transfer olan Acheampong, burada yıldızını oldukça iyi bir şekilde parlattı. 2012-13 sezonu ikinci yarısını da Anderlecht'te kiralık geçirdi ve burada başarılı performans sergileyip kalıcı sözleşmeye imza atmayı  başardı.

Etkin bir şekilde kanatları kullanan genç Ganalı'nın en büyük özellikleri; mükemmel hızı, nispeten iyi top sürüşü ve etkili şutları. Çalımdan ziyade hızıyla adam eksilten bir oyuncu görünümünde olan Acheampong, gerekirse en uçta da oynayabiliyor. Sol ayağını etkin biçimde kullanıyor ve inanılmaz hızlı olmasına rağmen yere sağlam basıyor. Çoğu genç, kısa boylu ve hızlı kanat oyuncusuna nazaran oldukça iyi bir artı özellik bu. Nispeten iyi fiziğini de biraz daha geliştirirse, Anderlecht'ten daha yüksek seviyede takımlara iyi fiyata transfer olabilir.

Gerard Deulofeu | İspanya

Yıldız adaylarından bahsederken, İspanya özelinde Barcelona'nın altyapısından çıkan bir oyuncuyu konuşmadan olmazdı. Neredeyse, Hayat Bilgisi dersi gördüğü yıllardan beri Barcelona altyapısında oynayan Deulofeu, fiziği hariç komple bir kanat forvet oyuncusu niteliğinde. Lise çağlarında İngiltere'den teklifler alsa da Katalan ekibinde kalmayı tercih etmesi, onun için önemli bir artı oldu. Çok yönlü bir oyuncu olan Deulofeu, hücumda her pozisyonda görev alabiliyor. İki ayağını da iyi kullanıyor ve pozisyon değiştirmede de oldukça başarılı. Top sürme konusunda kusursuza yaklaşabiliyor. Şut ve pas meziyetleri, Barcelona altyapısında yetiştiğinden dolayı çok iyi seviyede.

Tek eksisi olarak nitelendirebileceğimiz fizik eksiğini ise, teknik özellikleri ve doğru pas tercihleriyle kıran Deulofeu, Barcelona'nın gelecekteki yıldızları arasında gösteriliyor. Ancak son dönemlerde ortaya çıkan bireysel oyun yapısı, gözden biraz düşmesine sebep oldu. 1-2 yıl kiralık gönderilip bencilliği üzerinden atması sağlanabilir. Neymar'ın da transferiyle kiralık gönderileceği biraz ayyuka çıkmış oldu aslında. Üstün meziyetlerini bencillikten arındırırsa, Barcelona'da keyifle izleyebiliriz kendisini ileriki sezonlarda.

16 Haziran 2013 Pazar

U-20 Dünya Kupası | Bu Çocuklar Olur

Marco Bueno | Meksika

94 doğumlu olan ve ülkesinin Pachuca takımında forma giyen Bueno, Meksika'da 'gelecek vaadeden yıldız' statüsünde değerlendiriliyor. İki yıl önce, U-17 Dünya Kupası'nın tozunu atan genç golcü, ülkesinin o turnuvayı şampiyon olarak tamamlamasında büyük rol oynamıştı. Önemli bir vitrin olan bu turnuva öncesi, Liverpool'un dikkatini çoktan çekmeyi başardı bile.

Bir forvet için fizik ve boy olarak gerekli ölçülerde olmasa bile, tekniği ve top sürme özellikleriyle bu dezavantajını kapatabiliyor Bueno. Adam eksiltme gibi önemli bir unsuru, doğuştan gelen hızıyla perçinleyen genç Meksikalı, bu turnuvada nispeten favori gözüken takımının en önemli oyuncuları arasında.

Diego Laxalt | Uruguay

Tam adıyla Diego Sebastian Laxalt Suarez, ülkesinin Defensor Sporting takımında yetişmiş bir hücum kanat oyuncusu. Ocak ayındaki U-20 Güney Amerika Şampiyonası'nın üçüncü bitiren Uruguay takımının da en önemli oyuncuları arasında bulunan Laxalt, bu turnuvada da teknik direktör Juan Verzeri'nin en önemli kozları arasında bulunuyor.

Sol kanadı etkin bir biçimde kullanabilen genç Uruguaylı, içe kat etme ve şut bakımından oldukça iyi. Genelde kanatlarda ters ayaklı oyuncuları görmeye alışmamıza rağmen Laxalt, bunun aksine sol ayağını kullanıyor. Fizik olarak da fena durumda değil. Zaten İnter'in Laxalt'ı kadroya katması da, yeteneklerinin yanında fizik kapasitesine de güvendiğinin bir göstergesi. Eğer turnuva öncesi transferi gerçekleşmeseydi, muhtelemen turnuva sonrasında çift haneli sayıları görebilirdik isminin yanında.

Not: Saçları da ilgi çekici.

Diego Rolan | Uruguay

Yaklaşık üç senedir Uruguay U-20 kadrosunda bulunan Rolan da, Laxalt gibi Defensor Sporting alt yapısının bir ürünü. Bir Santrafor olarak yetiştirilen oyuncu, son zamanlarda kanat forvet olarak da görev alarak çok yönlü olduğunu gösterdi. Boyu 1.79 olmasına rağmen fizik olarak iyi bir seviyede olan ve sürekli bu yönde gelişen Rolan, geleceğin en iyi forvetleri arasında gösteriliyor.

2012-2013 sezonu devre arası Bordeaux'ya transfer olan Rolan, gol sezgisi konusunda doğuştan gelen bir yeteneğe sahip. Golü koklamaktan ziyade, adeta içine çeken Uruguaylı forvet, defans arkası koşularda da gayet başarılı. İleride Falcao, Cavani gibi komple bir forvet olabilecek kapasiteye sahip. Şüphesiz ki bu turnuvada, Laxalt ve Nicolas Lopez ile takımın skor yükünü çekeceklerdir.

Jhon Cordoba | Kolombiya

Football Manager tabiriyle 'Pivot santrafor'  tanımının vücut bulmuş hali olan Cordoba, ülkesinin Envigado takımında yetişmiş bir oyuncu. Şu sıralar Meksika'nın Jaguares takımı için ter döken Kolombiyalı, U-20 takımı teknik direktörü Carlos Alberto'nun en önemli kozu durumunda.

Fiziğini kullanma konusunda oldukça başarılı olan dev golcü, iki ayağını da kullanabiliyor. Sırtı dönük olarak top indirebilme yetisine sahip ve bu takımı için oldukça önemli bir avantaj. Kolombiya'nın Drogbası olarak nitelendirilmesi de onun için ayrı bir mutluluk kaynağı olsa gerek. Falcao ve Jackson Martinez gibi komple bir forvet olması zor olsa da, pivot santrafor özelliklerinin yanına eklediği hız, her iki ayağını kullanabilme ve sırtı dönük oynayabilme unsurlarıyla Avrupa kulüplerinin dikkatini çekeceği kesin.

Angelo Henriquez | Şili

94 doğumlu olan Henriquez, ülkesinin Universidad de Chile takımında yetişmiş bir forvet oyuncusu. 1.80 boyunda olan genç Şilili'nin hızı ve bitiricilik seviyesi, üzerine methiyeler düzülecek seviyede. Teknik kapasitesi, hızı ve bitiricilik özelliklerini günden güne geliştiren Angelo, şu sıralar Manchester United için ter döküyor.

Kanat forvet olarak da gerektiğinde oynayabilen Henriquez, geçen sezonun ikinci yarısını Wigan'da geçirdi ve sekiz maça çıktı, bir gol kaydetti. Premier Lig için şimdilik 'toy' kalsa da, Şili U-20 takımı için çok önemli bir konumda. Takımın yegane golcüsü olarak görülen Şilili'yi, David Moyes'un gelecek sezon kadroya alıp almayacağı da bu turnuvadaki performansı sonucu belli olabilir.


Jose Villarreal | ABD

93 doğumlu olan Villarreal, rakipler için önemli bir tehdit. 1.72'lik boyuna sığan birçok özelliğiyle forvet arkası pozisyonu için biçilmiş kaftan olan genç ABD'li, şu sıralar LA Galaxy forması giyiyor. Bu sezon da yaklaşık 19 maça çıkan oyuncu, üç gol attı. Forvet arkası ofansif orta saha oynamakla birlikte, ikinci forvet olarak da görev alabiliyor ara sıra Jose.

Hızını ve çabukluğunu etkin bir biçimde kullanan Villarreal'in bir başka önemli özelliği de şutları. Uzaktan şutları oldukça isabetli ve sert gönderebiliyor ve ceza yayından kaleye gönderdiği şutlar adeta 'cezalandırıcı' olarak tanımlanabilir. Bileklerine de gayet hakim görünüyor ancak bazı eksiklikleri var; Oyun görüşü konusunda sıkıntılar mevcut ve top dağıtımı konusunda zaman zaman sıkıntılar yaşayabiliyor. Fakat, bunları genç olmasına verebiliriz. İleride bu eksik tarafını da geliştirirse, bol sıfırlı sözleşmelere imza atıp takımına para kazandırabilir.

Aminu Umar | Nijerya

Bu yıl Cezayir'de düzenlenen U-20 Afrika Şampiyonası'nın gol kralı olan Aminu Umar, Nijerya'nın U-20 Dünya Kupası'ndaki en büyük kozu. Ele avuca sığmayan 19 yaşındaki golcü, inanılmaz bir hıza ve dar alanda bir anda hareketlenme özelliklerine sahip. Halen ülkesinin Wikki Tourists takımında forma giyse de, turnuva sonrası muhtemelen İsviçre kulüplerinden birine transfer olacaktır. Sonraki durağı da bol sıfırlı bonservis bedeliyle 3-4 sene içinde Avrupa'nın önde gelen ligleri olur..

Şimdiden turnuvanın gol krallığı için adaylığını koyan Umar,  süratinin yanında yere de sağlam basıyor. Top sürerken kolay kolay denge sıkıntısı yaşamıyor ve nispeten iyi fiziğiyle topu saklayabiliyor. Ara sıra maç içinde fizik olarak düşse de, ileriki yıllarda aşılamayacak bir eksi yön değil bu.

Ross Barkley | İngiltere

Bu turnuva için İngiltere özelinde parlak şeyler söylemek pek olası değil. Ancak kadroda bir oyuncu oldukça sivriliyor(boyuna vurgu yapmıyorum); Ross Barkley. Birçok pozisyonda oynayabilecek kapasiteye sahip olsa da, daha çok orta sahanın merkezinde görev alan genç İngiliz, Everton takımının Rooney'den sonra yetiştirdiği en önemli oyunculardan biri.

Son dönemde ağır bir sakatlık geçirse de, bu turnuvada kendini bulup tekrar yükselecektir Ross. Tim Cahill'in de sürekli olarak övdüğü bir isim olan Barkley'nin oyun görüşü ve pas yeteneği mükemmele yakın durumda. Bir orta saha oyuncusunun mutlaka edinmesi gerektiği 'sakinlik' unsurunun gençler arasında vücut bulmuş hali kendisi. Topu dağıtırken, pas kanalı ararken hiç telaş yapmıyor ve çok iyi bir biçimde paslarını gönderiyor. Boyunun ve fiziğinin de kendine olan güvenini sağlamlaştırdığını düşünüyorum. Skora katkı konusunda da önemli meziyetleri bulunan Barkley için 'Everton'ın Gerrard'ı' demek yanlış olmaz aslında.

Saleh Gomaa | Mısır

Mısır'ın, Cezayir'de düzenlenen U-20 Afrika Şampiyonası'nı kazanmasında en büyük rolü üstlenen Gomaa, rakipler için komple bir tehdit durumunda. O turnuvanın da oyuncusu seçilen 20 yaşındakı Mısırlı, Ülkesinde ''Mısır'ın İniesta'sı'' olarak görülüyor. U-20 Dünya Kupası'nda takımının en büyük silahı olan Gomaa, A Milli seviyesinde de siftah yapmış durumda.

 Ülkesinde ENNPI forması giyen Gomaa, bir ofansif orta saha ve orta saha merkez oyuncusu. Hızı, çabukluğu, top sürme becerisi, oyun görüşü, ara pasları ve defans arkası uzun topları ile U-20 Dünya Kupası'nda rakiplerin korkulu rüyası olacabilecek seviyede. Bu meziyetlerinin yanında uzaktan etkili şutları ve rakip defansı merkezden çalımlarla delebilme gibi önemli özellikleri bünyesinde barındırıyor. Geleceğin en büyük yıldızları arasında gösterilen Gomaa'yı, turnuva sonrası Avrupa kulüplerinden birinde kesin olarak göreceğimizi düşünüyorum.

İgor Lichnovsky | Şili

Yetiştirdiği birçok yıldız oyuncuyla Avrupa takımlarının radarında bulunan Universidad de Chile takımının bir başka ürünü de İgor Lichnovsky. Halen yetiştiği takımda forma giyen İgor, inanılmaz bir soğukkanlılığa sahip. Bir stoper için bu özelliğin ne kadar önemli olduğunu düşünürsek, 18 yaşındaki bir stoper için harikulade bir artı bu.

Soğukkanlılığının yanında, yaşına göre olgun oyunu ile öne çıkan İgor, oyun bilgisi, pozisyon alması ve şimdilik yeterli seviyede olan pas dağıtımıyla 'top class' bir stoper görüntüsü çiziyor. U-20 takımının da kaptanlığını yapıyor ve bu, liderlik özelliklerinin de ne kadar üst seviyede olduğunun bir göstergesi. 18 yaşındaki bir oyuncunun, 19 ve 20 yaşındaki takım arkadaşlarına kaptanlık yapması, önemli bir ayrıntı.

Avrupa kulüplerinin şimdiden dikkatini çekse de, kulübü turnuva öncesi satmaya yanaşmıyor İgor'u. Leverkusen'in 5 milyon euro'luk teklifini direkt olarak reddeden Universidad, oyuncusunu turnuva sonrası bol sıfırlı bir fiyata gönderecektir Avrupa'ya.







8 Haziran 2013 Cumartesi

U-20 Dünya Kupası | Hakan Çalhanoğlu

Malum, 21 Haziran'da ülkemizin çeşitli şehirlerinin ev sahipliği yapacağı U-20 Dünya Kupası başlıyor. ''Bu çocuk olur'' diyeceğimiz birçok çıtır topçunun bize göz kırpacağı turnuvadan, gözüme kestirdiğim yıldız adayları hakkında biraz karalasam fena olmaz diye düşündüm. Pek tabii ilk olarak da milli takımımızın yıldız adayı ile başlama kararı aldım: Hakan Çalhanoğlu.


1994 yılında Almanya'nın Mannheim kentinde, çoğu futbol hayaliyle doğan çocuğun büyüdüğünde 'keşke' diyerek imreneceği, futbolu seven bir ailenin ferdi olarak dünya'ya geldi Hakan. Babası, amcası futbol hayranıydı. Ama babasının şansı pek yaver gitmemişti ve oğluna destek olma konusunda kararlıydı. Bu doğrultuda da dört yaşında futbola merhaba dedi genç 10 numara. Babasıyla amcasının kurduğu kulüp olan Turanspor Mannheim'da beş sene oynadıktan sonra, şehrin bir diğer takımı SV Waldhof Mannheim'a transfer oldu. Altı sene boyunca burada iyi eğitim alan ve oyunu oldukça geliştiren Hakan'a transfer teklifleri yağmaya başlamıştı bile. O zamanlar 15 yaşında olduğunu düşünürsek, Mannheim'a yakın olduğu için Karlsruhe'yi tercih etmesi, gayet makul bir karardı. Oyununu geliştirmeye, yaşının ve yeteneği gereği oynadığı pozisyonun verdiği fizik dezavantajını bir kenara bırakırsak süratle devam etti. Bu sene de, Bundesliga 3'te oynayan takımına kupa dahil 39 maçta 17 gol ve 14 asist ile harika bir katkı verdi. Ancak, yaşına göre verdiği katkının büyüsüyle, bu sezon başlangıcında Hamburg bünyesine katmıştı bile Hakan'ı. Maç tecrübesi kazansın diye Karlsruhe'de bir sene kiralık bırakmaları, istatistiklere bakacak olursak gayet yerinde bir karar gibi görünüyor.

Bundesliga 3'ün tozunu atan Hakan'ı, seneye Hamburg ile başlayacak olan Bundesliga serüveni bekliyor. Muhtemelen 2013-2014 sezonu kış aylarını yedek kulübesinde battaniye altında geçirecek olsa da, gelecek sezonun ikinci yarısından itibaren muhtemel Hamburg istikrarsızlığı ile beraber daha çok süre almaya başlayacaktır.

Hakan'ın artı yönleri oldukça fazla. 10 numara tabiri biraz eskilerde kalmış olsa da, Karlsruhe'de büründüğü rol buydu. Bunun altından da çok iyi kalktı ve hatta lige göre biraz 'fazla iyi' kaldı. İki ayağını da çok iyi kullanabiliyor. Sağ ayağı nispeten daha güçlü olsa da, her iki ayağını da etkin biçimde kullanıyor Hakan. Oyun görüşü çok iyi ve pas kanallarını harika görüyor. Defans arkasına bıraktığı toplara hayran kalmamak mümkün değil. Topu çok iyi dağıtıyor ve ona doğuştan bahşedilmiş yeteneklerini takımın oyun sistemine sırıtmayacak şekilde yediriyor. Bu konuda Bundesliga'nın sayılı oyuncuları arasında görüyorum onu, şimdiden.

Teknik kapasitesinin de üst seviyelerde olduğunu söylemek yanlış olmaz. İkili mücadelelerden kaçınmasının dezavantajlarını tekniği, top kontrolü ve oyun görüşü ile kapatıyor. Hücum olduğu kadar işin savunma kısmında da fena sayılmaz. Gerektiği zaman adamını kovalıyor ve ileride baskı yapıyor.

Bana göre en önemli özelliği ise, frikikleri. Şu an attığı frikik gollerinden video yapsam, tekrarlarıyla beraber beş dakikayı bulur süresi. Sadece kesme vuruşlar değil, ayağının üstüyle de etkin biçimde kullanıyor duran topları. Mesafe konusunda da bir ayrımı yok. Yakın veya uzak, duran topları gol yapabilme kapasitesine sahip. 94 doğumlu bir oyuncunun portföyünde duran topları etkili kullanmasının bulunması, fiyatını 2-3 yıl sonra çift haneli sayılara rahatlıkla taşıyacaktır.

En büyük eksik yönü ise, fiziği. İkili mücadelelerden çoğunlukla kaçınıyor ve kolay yere düşüyor Hakan. Önümüzdeki 2-3 yılda fizik kapasitesini ve kas kütlesini arttırmaya yönelmesi gerekiyor. Alman basını onu şimdiden Mesut Özil ile karşılaştırıyor. Ancak ileride onun gibi bir futbolcu olması için, Mesut'un son iki yılda edindiği fizik seviyesine ulaşması elzem gibi.

Bu yaz, milli takımın en önemli yıldızlarından biri olacak Hakan. Oyun görüşüyle takımı, ara paslarıyla da forvetteki yıldız adayı İbrahim Yılmaz'ı beslemesi, takım için büyük önem arz ediyor. Geleceği çok parlak görünüyor ve iyi yerlere gelebilmek için çok çalışıyor. ''Antrenmanlardan sonra bir saat şut ve frikik çalışıyorum. Salonda da fiziğimi geliştirmek için çalışmalar yapıyorum.'' açıklamasıyla, örnek aldığı Ronaldinho gibi iyi bir kariyere sahip olma isteğini belgeliyor. Kariyerinin ve istatistiklerinin Roni'ye benzemesini ummakla beraber, kilo ve umursamazlık bakımından Roni'den başkalarını örnek alması daha hayırlı olacaktır kanımca. Önümüzdeki turnuva da kendisini daha çok göstermesi için iyi bir fırsat. Umarım bunu iyi kullanır.

26 Mayıs 2013 Pazar

Aurelien Chedjou

Aurelien Bayard Chedjou Fongang.. Galatasaray'ın, ''yardım edin!'' tarzı çığlıklar atan stoper pozisyonu için '%90 bitti' denilen 27 yaşındaki defans oyuncusu. Galatasaray taraftarlarının aylardır gazetelerde ismini duyduğu Kamerunlu stoperin Bülent Tulun ile çekilen fotoğrafı da, bizi oldukça inandırdı artık. Chedjou, taraftarı sinir krizlerine sokacak başka bir sürpriz olmazsa, önümüzdeki en az dört yıl parçalı forma için ter dökecek.
1985 doğumlu Aurelien Chedjou, futbol hayatına doğduğu şehir olan Douala'daki Kadji Sports Academy'de başladı. Bu arada Samuel Eto'o, Carlos Kameni, Stephane Mbia, Nicolas N'Koulou ve adını asla unutmayacağımız Eric Djemba Djemba'nın da bu akademiden yetiştiğini araya sıkıştırayım. 2002 yılına kadar bu akademide ter döken Kamerunlu, o yıl İspanya'nın alt liglerinde dolaşan Villareal'e yollandı. Burada geçirdiği bir sezondan sonra forma bulma ümidiyle Fransa 3. lig takımlarından Pau'ya transfer oldu. Ancak işler umduğu gibi gitmedi ve istediği formayı bir türlü kapamadı. Akabinde sırasıyla gittiği Auxerre ve Rouen'de  az da olsa forma şansı buldu. O sıralar genç oyuncular özelinde kadrosunu oluşturan Lille'in dikkatini çekti ve 2007-2008 sezonu başında Lille B takımına transfer oldu. Ligin ilk yarısını orada geçirdikten sonra 2008 yılının ilk aylarından itibaren kadroya girmeye başlayan Chedjou, o sezon sadece iki maça çıkabildi. 2008-2009 sezonundan itibaren düzenli olarak forma şansı bulmaya başladı ve o sezon 32 kez yeşil zemine çıkma fırsatına sahip oldu. 09-10 sezonundan itibaren ise en her sezon en az 40 kez forma şansı buldu ve özellikle 2010-2011 sezonundaki şampiyonlukta Hazard, Cabaye, Sow, Gervinho, Rami ile birlikte ön plana çıkan oyunculardan biri oldu. Rami'yle beraber o sezon taş gibi bir tandem oluşturmuşlardı Lille defansında. Topu kullanmayı seven Chedjou ile birlikte sert oynayan ve yapılı Rami, her antrenörün takımında görmek isteyeceği türden bir ikiliydi. Ancak, Rami'nin gidişiyle beraber yanına monte edilen Basa, biraz daha yumuşak bir stoperdi ve Chedjou'nun bu açığı kapaması için oyun anlayışından biraz ödün vermesi gerekti. Rakiple daha çok boğuşan ve sert oynayan stoper görünümüne bürünen Kamerunluya Lille taraftarı ''The Rock'' lakabını uygun gördü. Bu sezon da yine aynı oyun anlayışıyla mücadele etti ve böylece son iki sezonda yaklaşık 85 maç oynamış oldu. 

Oyunu geriden kurma becerisi, daha önce ön libero pozisyonunda oynamış olması, kalıplı ve sert bir stoper olmasıyla beraber hava toplarındaki becerisi, Chedjou'nun bizim lig için tam aranılan stoper olduğunu gösteriyor. Hatta oyunu geriden kurma konusundaki kabiliyetinin üst düzey olduğunu düşünürsek, bu lig için bir gömlek fazla da gelebilir. 

En büyük artı yanı, az önce belirttiğim gibi oyun kurucu bir stoper olması. Oyunu iyi okuyor ve topu bir stopere göre çok iyi dağıtıyor. Lille teknik direktörü Rudi Garcia da onun bu özelliğini destekliyor. ''Hata yapsa da oyun kurmaktan vazgeçmemesini söylüyorum.'' diyerek ona olan desteğini dile getirmişti. Daha önce  ön libero oynamış olması da, topu dağıtmanın yanında, topla beraber ileri çıkmasını da alternatifler dahilinde kılıyor. 

Bir başka artı yanı, hava topları. Boyu nispeten çok uzun olmasa da iyi fiziği ve özellikle son yıllarda kazandığı sert stoper yapısı, yukarıdan gelen toplara hakim olmasını sağlıyor. Semih'in müdahale konusunda başarısını ve hızını düşünürsek, Chedjou-Semih ikilisi oldukça iyi bir tandem oluşturacaktır Galatasaray'da. Ayrıca Chedjou'nun gol konusunda da başarılı olduğunu söylemeliyim. Senede duran toptan ortalama 4-5 gol atabiliyor ve bu Galatasaray'da son yıllarda pek görülmeyen bir durum. Semih-Ujfalusi-Dany-Gökhan-Servet beşlisinin son iki yılda skora pek katkı verdiğini söyleyemeyiz. Chedjou, bu konuda da ilaç olacaktır.

Son artı yanı ise, mevki değiştirme konusundaki uyumu ve hem pasör hem de sert stoper rolüne bürünebilmesi. Bu özellikleri, Fatih Terim'in elinde iyi birer koz olarak duracaktır. 

Eksi yanı ise, Dany'de de olan o fazla özgüven. Kendine ara sıra gereğinden fazla güveniyor ve çok riskli noktalarda pas hataları yapabiliyor. Bu konuda biraz baş ağrıtacağını düşünüyorum Kamerunlunun. Ama artı yanlarıyla ve Semih'in çabukluğuyla beraber, bunun pek sorun teşkil edeceğini düşünmüyorum. İlginç bir nokta olarak da, Chedjou sene başına en az bir tane kendi kalesine gol atıyor. Geçen sezon atmasa da, bu sezon iki tane kendi kalesine atarak o istikrarını  korumayı başardı. Ancak bu istatistik, o gollerin devam edeceğini göstermez pek tabii. 

Sert yapısı, iyi fiziği ve diğer artı özellikleriyle Chedjou, lige kısa zamanda uyum sağlayacaktır. Takımdaki Afrikalı oyuncuların bolluğu da uyum sorunu yaşama kısmını en aza indirgeyecektir. Dişe dokunur büyük bir sakatlığının da pek olmadığını düşünürsek, geldiğinde '' Revir Nedir Bilmiyor!'' tarzı başlıkları gazetelerimizde göreceğiz muhtemelen. Her yönüyle Türkiye'ye uyum sağlayacak gibi görünen Chedjou'nun kısa veya uzun vadede Galatasaray'a sağlam katkı vereceğini düşünüyorum.


23 Şubat 2013 Cumartesi

Avrupa Ligi'ne Erken Havlu Atanlar

Aslında Avrupa Ligi'nde her sene gördüğümüz bir tablo bu. Sadece takımlar değişiyor. Her sene, ''oğlum bu takım en az çeyrek final görür.'' dediğimiz takımlar ya grup aşamasında eleniyor, ya da son 32'de. Tabii, bu kupayı önemsemeyip elenen çok takım oluyor. Gerek Şampiyonlar Ligi'nin gölgesinde kalması, gerekse düşük maddi getirisi, kupayı bazı takımlar için önemsiz kılabiliyor. Bu sezon da böyle takımlar görmek mümkün..
Liverpool 

Şaşırmadınız değil mi? Ben de şaşırmadım. Yıllardır alıştığımız, ama yine de her sezon yürek burkan bir tablo..    ''o sene bu sene!!'' diye yola çıkıp, yaz aylarında fazlaca anlamsız ve bir o kadar pahalı transferler yapıp, en iyi ihtimalle Şubat ayında şalterlerin kapandığı ama taraftarın yine de sırtını dönmediği sezonlardan sadece biri bu. 'Kırmızların iyimser hayallerine son veren takım ödülü', bu sezon St. Petersburg'a doğru yollandı. Zenit, son yarım saatini sıkıntıyla geçirdiği Anfield kabusuna iyi direnerek turu geçmeyi başardı. Aslında Liverpool çok iyi başlamıştı Rusya'daki maça. Suarez'in ardı ardına girdiği, hatta bazılarını harika şekilde kendisinin yarattığı pozisyonları hoyratça harcaması sonucunda golü bulamadılar. İkinci yarıda da bir klasik olarak ''Liverpool harika oynar, dünyaları kaçırır ve sonunda kolay goller yer.''  senaryosu vücut buldu. Hulk ve veteran Semak'ın golleri, yine hayal kırıklığı yaşanacağının bir göstergesiydi. Ama Liverpool her zaman güzel elenmiştir. Yani elense bile ya tek gol atıp geçeceği turlardır onlar, ya da işte dünyaları kaçırıp bir anda kabus yaşadığı turlardır. Anfield'da da öyle oldu; sezon sonu futbolu bırakacağını açıklayan Carragher'ın, tecrübesine yakışmayacak basit hatası sonucunda Hulk affetmedi. Sonrasında Suarez'in şapkadan tavşan çıkarması yetmedi ve 3-1'lik galibiyete rağmen elendiler.

Rodgers'ın bu kupayı pek önemsediği söylenemezdi zaten. Ama son 32'de elenecek kadar da acı olmamalıydı senaryo. Güç bela çıktıkları ve üçlü averaj sonucunda lider oldukları grupta oynadıkları bir Anzhi deplasmanı vardı ki, ''umurumuzda değil bu kupa.'' cümlesinin ilk 11 versiyonuydu. Kadro kalitesi-başarı beklentisi endeksinde büyük bir tutarsızlık olmasına karşın, söz konusu Liverpool olunca taraftar ve medya hep  hedefi yükseğe koyuyor. Yani hedef her sene sürekli olarak düşse de, o senenin en yüksek beklentisi hedefleniyor. Doğal olarak da takım beklentilerin altında eziliyor ve başarısızlık kaçınılmaz oluyor. O yüzdendir ki,  düş kırıklığı söz konusuysa, bir numaralı takımdır Liverpool. Muhtemelen bir süre daha bir numara olmaya devam edecekler.

Ajax

Sezona Şampiyonlar Ligi'nde başlamışlardı aslında. Yani başladıklarını düşünüyorlardı, grup kura çekimine kadar. Real Madrid-Dortmund-Manchester City ile aynı gruba düştüklerinde trollemeler başlamıştı zaten. Kimsenin pek umudu yoktu 2013'te Avrupa kupası maçı oynama konusunda. Ama Manchester City'nin, aslında küçük bir kesimin beklediği gibi rezil grup performansı sonucunda 3. olmayı başardılar. Avrupa Ligi'ne düşmelerinin en güzel tarafı, eğer ki finale çıkarlarsa, maçı Amsterdam Arena'da oynayacak olmalarıydı. Şans da yanlarındaydı, kurada karşılarına Steaua Bükreş geldi. İlk maçı da içeride çok rahat bir oyunla 2-0 kazandılar. Ama hava değişiminden mi bilemedim, rövanşta Romanya'da döküldüler adeta. Son yıllarda Avrupa kupalarında herhangi bir başarısı, dişe dokunur herhangi bir galibiyeti olmayan Steaua'ya normal sürede 2-0, penaltılarda da 4-2 kaybederek elendiler. Sürekli olarak favorilerin elendiği kupada, belki de finale kadar gidebilecekleri yolu pek beğenmediler herhalde.

Çok genç bir kadrosu olan, ileride yıldız olma potansiyeline sahip çıtırları bünyesinde barındıran Ajax için biraz! hayal kırıklığı olduğu aşikar. Finalin kendi stadyumlarında oynanacak olmasının yarattığı motivasyonu Romanya'da nasıl yok ettiler hala aklım almıyor. Steaua için dile getirdiğim 'Avrupa başarısı mı, o da ne?' temalı cümleyi, Ajax için de kullanabilirim aslında. Zaten son iki yılda Eredivisie'de şampiyon olmalarından önce yedi sene kış uykusuna yatmışlardı. Alttan gelen bolca genç yetenek ile toparlanmaya çalışıyorlar. Eski günlerine(çok eski), dönebilecekler mi(imkansız), bunu zaman gösterecek.

Napoli

Kupanın en büyük ikinci şoku desek yanlış olmaz herhalde. Kimse Napoli'nin en azından çeyrek finalden önce elenmesini beklemiyordu, hele ki Viktoria Plzen karşısında. Ama San Paolo sakinleri, küçümsedikleri Plzen karşısında nakavt oldular.

Grup performansları da pek iç açıcı değildi zaten. Dnipro-PSV-AIK triosu ile eşleştikleri gruptan ikinci olarak çıkabildiler. Aslında, daha sağlam oynayabilen bir PSV olsaydı grupta, muhtemelen son 32'yi göremeden veda ederlerdi kupaya. Ama şanslarına, taş gibi bir Dnipro'nun aksine çok yumuşak çıktı PSV. 0(sıfır) averajla gruptan çıktılar, 12 gol atıp 12 de yediler. Yani aslında çanlar Napoli için çalmaya başlamıştı çoktan. Ama kurada Viktoria Plzen'i çekince rahatlamış olmalılar ki, San Paolo'da 3-0'lık şok bir mağlubiyetle karşılaştılar. Maçı canlı izleme şansına sahip olduğum için, Plzen'in Napoli'yi bayağı kafasına vura vura yendiğini söyleyebilirim. İçerideki bu skordan sonra, Çek Cumhuriyeti deplasmanına bira içmeye geleceği barizdi Napoli'nin. Yedek ağırlıkli bir kadroyla sahaya çıktılar ve ilk maçın bir kopyası oynandı Plzen'de. 2-0 ile, gol atamadan elendi 'Maviler'.

Kadro kalitesi açısından iyi olmanın, turu geçmek için yeterli olmadığını düşün(e)memeleri, rakibi küçümsemeleri, Walter Mazzarri özelinde Napoli için büyük bir eksi olarak işlendi tahtaya.  Beş yıldır aynı hoca ile yoluna devam eden, aynı diziliş, taktik ve yüksek derecede disiplin ile oynayan Viktoria Plzen'i nasıl küçümseyebilirler hala anlamakta güçlük çekiyorum. Hele ki Plzen'in, kendi grubunda Atletico Madrid'i yenerek verdiği gözdağından sonra. Napoli için büyük bir kayıp oldu. Gerçi, en önemli iki oyuncusundan biri olan Hamsik'in arabasının camını kırıp hırsızlık yaptıkları için, hatta Lavezzi daha Napoli'de oynarken, sevgilisinin kafasına silah dayayıp saatini çalıp ''Napoli'de kalacaksınız.'' diye tehdit edecek kadar sorunlu oldukları için, Napoli taraftarına bu başarı bile fazla.
Atletico Madrid

Yazılacak son takım, sahneye çıkacak son hayal kırıklığı, tabii ki de onlar olacaktı. Laubalilik mi, yoksa son üç yılda iki kere bu kupayı almalarından mıdır bilemedim, Atletico komik bir performans sonucunda elendi Avrupa Ligi'nden. Sanırım ikinci nedenden dolayı olmalı. Zira, La Liga'yı daha çok önemsedikleri bariz. Ama, yine de bu kadar gülünç bir performansı açıklayamaz bu neden.. En fazla bahane olur.

Son şampiyon olmalarından da olabilir, şans da olabilir, harika bir gruba düşmüştü Atletico. Academica, Hapoel Tel Aviv ve Viktoria Plzen ile eşleştiğinde, Diego Simeone sevinçten bir hafta boyunca her akşam boğa kuyruğu eşliğinde Seville şaraplarından yudumlamıştır muhtemelen. Gruptaki ilk maçları olan Tel Aviv deplasmanından itibaren yedek ağırlıklı 11'lerle sahada bulundu hep Atletico. Hatta, Vicente Calderon'daki Hapoel maçında handikapı geçemeyerek beni ''tebrikler! ikramiye kazandınız.'' sesinden de mahrum bıraktılar. O yüzden ayrı bir garezim var kendilerine. Neyse ki Plzen, grup liderini belirleyecek maçta içeride 1-0 ile Atletico'yu mağlup edip, intikamımı biraz olsun aldı. Umurlarında değil bu tabii o ayrı.

Laubaliliklerinden dolayı grup ikincisi olarak son 32'ye yükselip, taş gibi Rubin Kazan ile eşleştiler. İçimin yağlarının biraz daha eridiğini eklemeliyim bu eşleşme ile. ''Gökdeniz'li Rubin, Arda'lı Atletico'ya karşı!'' başlıkları altında Vicente Calderon'da başlayan ilk maçta Gökdeniz, fırsatçılığını kullanarak deplasman golü avantajını sağladı Rubin için. Atletico da o golden sonra uyanmaya başladı. Ama hala ''beş dakika daha..'' modunda olduklarından, maçı çevirecek pozisyon bulma konusunda sıkıntı yaşadılar. Son dakikalarda buldukları pozisyonları da kolayca harcadılar. 90+5'te ise, akıllı.tv'ye çıkmayı başardılar. İki ayaklı bir turda, ilk maçta neden 90+5'te bir kaleci kornerde hücuma çıkar? Asenjo ileri çıkarken ne düşündü acaba? Simeone böyle saçmalamayı nereden öğrendi? Bu soruların cevaplarını ben bulamadım. Ama Rubin iyi bir cevap verdi, Orbaiz ile deplasmanda 2-0'ta skoru taşıyıp turu cebe koydular. Moskova'da oynanan maçta da  85'te gol yiyip beş dakika kadar stres yaşasalar da, son şampiyonu nispeten rahat bir şekilde elemeyi başardılar.

Asenjo'nun epik hatası olmasa, muhtemelen turu geçen takım penaltılarla belirlenecekti. Ama hatayı iyi değerlendiren Rubin, 'Atleti'ye cezayı kesti. İkramiyeden ettikleri için her ne kadar garezim olsa da, son 32'de elenmek pek yakışmadı son şampiyona. Daha fazla önemsedikleri La Liga ikinciliğini almaları lazım, kupadan elenmenin karşılığı olarak.

25 Ocak 2013 Cuma

Andreas Granqvist

Malum, Ujfalusi'nin sakatlığı ve Cris'in Lyon'da yeteneklerini bırakıp sadece fiziğiyle buraya gelmesi, stoper bölgesinde alternatifsizliğe neden oldu Galatasaray'da. Gökhan Zan'ı saymazsak(sadece ben değil, futbol da onu yok sayıyor.), elde sadece Semih, Dany ve sezon sonu sözleşmesi sona erecek sakat bir Ujfalusi var. Aslında, bir şekilde idare edilebilir görünüyor kağıt üzerinde. Ancak, Dany'nin bana göre kötü bir performans sergilemesi, takımı stoper transferi arayışına itti. Dany, gereksiz risk alması ve sürekli adamını kaçırması( 3-1 kaybedilen Karabükspor maçında yenilen 3. gol, onun hatalarından sadece biri.) ile, bana güven vermekten ziyade beni sürekli dehşete sürüklüyor. Semih'in ekstra iyi performansı olmasa, muhtemelen önemli maçlarda birkaç kötü gol daha yenilebilirdi.

İşte bu noktada, son 1-2 gündür adı Galatasaray'la anılan Andreas Granqvist devreye girerse, defans bölgesindeki sorun için harika bir yama olur. 1985 doğumlu ve 1.92'lik İsveçli stoper, şu sıralarda kariyerini Genoa'da sürdürüyor. Hatta kendisi, Serie A gibi, stoperlerin Spartalı gibi davrandığı bir ligde, ilk devre itibariyle 29 maça çıkacak kadar sert bir savunma oyuncusu. 


1.92'lik boyunu, geniş bir vücutla süsleyen dev stoper, kafa toplarında fazlasıyla iyi. Genoa'dan önceki kulübü olan Groningen'de üç senede 21 gol gibi, bir stoper için fazla iyi bir gol yüzdesine ulaşmıştı. Bu konuda da Galatasaray'a yardımı büyük olacaktır. Zira, takımda şu anda stoper pozisyonunda oynayan herhangi bir oyuncu, skor katkısı veremiyor pek. Duran toplarda ciddi bir tehlike olabilir Granqvist. 

Defansta, özellikle hava toplarında gösterdiği sertlik ile de biliniyor. Ama bu sırf boyunun uzun olmasından kaynaklı bir durum değil. Özel bir hakimiyeti var yukarıdan gelen toplarda. Bizim ligde uzun topların bol olduğunu düşünürsek, bu konuda da ilaç olacaktır kendisi. Semih de, Dany de hava toplarında üst düzey performans gösterebilen oyuncular değil. 

İşin teknik kısmında ise, biraz sorun yaşanabilir haliyle. Bu boy ve bu fizik varsa, tahmin edeceğiniz gibi vasatın altında bir tekniğe sahip Granqvist. Topla fazla haşır neşir olmayı sevmiyor. Kendisinin farkında olduğu, tandemde gereksiz risklere girmemesinden belli oluyor. Eğer ki gelirse, topu daha çok Semih'e bırakacaktır. Kesin Semih olarak konuşuyorum, çünkü gerek yabancı sınırı gerekse Dany'nin formsuzluğu, Semih-Granqvist ikilisini gerekli kılıyor.

Sakatlık konusunda da, transferi halinde Galatasaray'ın başını pek ağrıtmayacaktır Andreas. Görünen ve kayda değer tek sakatlığı, 2012 Mart ayında dizindeki bir yaralanma. Galatasaray görüşmeleri KAP'a bildirdiği takdirde, bizim gazetelerde 'taş gibi stoper', 'revir nedir bilmiyor' gibi başlıklar göreceğiz mutlaka.

Daha önce Premier Lig ve az önce de belirttiğim gibi Serie A tecrübeleri var. 2007-2008'de Wigan'da forma giymişti İsveçli. Eğer ki sezon ortasında menajer değişmeseydi takımda, muhtemelen bir süre daha kalacaktı İngiltere'de. Daha sonra transfer olduğu Groningen'deyken, 2010-2011 sezonu öncesi yine Galatasaray'ın ciddi olarak ilgilendiği konuşuluyordu. Ama, 2 milyon euro karşılığında Genoa'ya transfer olmuştu o sene Granqvist. Şu an ise, gösterdiği başarılı performansla beraber fiyatı 6 milyon euro'ya kadar çıktı. Biraz geç kalınmış olsa da, eğer alınırsa, defans için çok iyi bir çözüm olacaktır. Net olarak üç-dört sene gerekli verim alınacaktır, eğer gelirse..

5 Kasım 2012 Pazartesi

26 Numara

Takvimler 24 Şubat 1991'i gösterdiğinde İzmir'de, çocuklarının geleceğinin ne kadar parlak olacağını tahmin edemeyen çiçeği burnunda anne-baba, az önce doğan sarışın çocuklarının  sevincini yaşıyorlardı. Bergama'nın sokaklarında büyüyen bu minik, sürekli futbol oynuyordu. Kendisi aslında görece olarak iyi bir kaleci olan baba, dedenin reddiyle profesyonel olma mutluluğuna erişememiş, hayallerini gerçekleştirememişti. Çocuğunun ise bu duruma düşmesini pekala istemiyordu Kaya ailesinin reisi.


Semih adını verdikleri bu sarı saçlı çocuk, futbola pek meraklıydı. Mahallenin futbol takımında seçmelere girse de, 40 kişi arasından seçilen 38 çocuğun arasına giremedi Semih(Diğer seçilemeyen de kuzeniydi). Yine de yılmadı, daha uzakta bulunan Petkimspor'a alındığında 10 yaşındaydı. Gidip gelmesi zordu, haftada beş gün antrenman vardı ve yol yaklaşık 3-4 saatti. Babası götürüp getirdi sarışın ufaklığı, kendi babasından göremediği desteği oğluna vermek konusunda pek kararlıydı. Sağ açık oynuyordu Semih, şu sıralar buna inanması pek güç olsa da. Bir yıl sonra amatör bir sözleşme ile Helvacıspor'a transfer oldu. Sağ kanadın her bölümünde oynamıştı ufaklık, göze batıyordu performansıyla. Bu kadar göze batması, Altay'a transferini de beraberinde getirdi. 2004 yılında yine bir amatör sözleşme ile Altay altyapısına girdi. Sağ açık başladığı kariyerine, stoper olarak devam ediyordu Semih. Giderek yükselen performansı ve bununla beraber gelişen fiziği, çocukluğundan beri gönül verdiği takımın gözlemcilerinin dikkatini fazlasıyla çekti. O sıralar Semih'in değerini pek bilemeyen ve ileriki yıllarda Semih'in transferi konusunu irdeleyecek olan Altay, 8.000 euro yetiştirme bedeli karşılığında Galatasaray'a verdi Semih'i. Ama tabii, burada bazı sıkıntıları aşmak gerekiyordu.



Semih'in annesi ve babası haliyle İzmir'de yaşıyordu ve geçimlerini doğal olarak burada sağlıyorlardı. Oğullarının transferini her ne kadar büyük sevinçle karşılasalar da, onunla beraber İstanbul'a gelemediler. Dedesi yardım etti Semih'e, önemli bir fedakarlıktı bu. Onunla beraber her şeyi bırakıp İstanbul'a geldi dedesi. Transfer olmuştu olmasına, ama Altay, Semih'in 'kaçırıldığını' söylüyordu. Bir süre devam eden iki kulübün tartışması sonucunda Semih, Galatasaray'da kaldı.

Çok iyi bir gelişim gösteren 'Rus' lakaplı sarışın stoper, Galatasaray'ın alt yaş gruplarında savunmanın sigortasıydı. Ancak, 25 Şubat 2007'de Süper Gençler Ligi'ndeki Beşiktaş maçında, Batuhan Karadeniz'in rövaşatasına kafasını sokan Semih, cesaretinin kurbanı oldu. 'Beyinde kan pıhtılaşması' teşhisiyle hastahaneye kaldırılan genç stoper, geçirdiği ameliyatın tam sekiz ay sonrasında formasına kavuşabildi. (Bir efsaneye göre, hastahanede ''İyileşip çıktığında Fenerbahçe'li olacaksın, tamam mı?'' diyen hemşireye, 'O zaman beni çıkartmayın.' demiştir.). Hızlı bir şekilde eski formuna kavuşan Semih, bunun mükafatını 14 Aralık 2007'de oynanan Sivasspor maçının kadrosuna girerek almıştır. Yavaş yavaş, medyada 'bu çocuk olur' kıvamına gelse de, Portekiz ile oynanan U19 maçında diz bağları koptuğu için tekrar ameliyat zorunda kaldı. Talihsizlikler bir türlü yakasını bırakmasa da, eski formuna tekrar kavuştu Semih. Galatasaray'ın 'kayıp' olarak nitelendirebileceğim 2008-2009 sezonunda, Skibbe'nin kovulmasıyla göreve gelen Bülent Korkmaz, genç stopere hakettiği forma şansını, Nisan ayında oynanan İBB maçında verdi. Ancak, sezon sonunda dizinden tekrar sakatlanan Semih, bu sefer eski formuna biraz daha uzun bir süreç sonunda kavuştu. 09-10 sezonunun ikinci yarısında Gaziantepspor'a kiralansa da, burada sadece bir kez forma şansı bulabildi. Yoksa, her şey başlamadan bitecek miydi?


Dönüm noktası ise, 2010-11 sezonu öncesi gerçekleşti;  Galatasaray, Denizlispor'dan Çağlar Birinci'yi transfer etti. Karşılığında ise Semih'i vermek istedi. Ben ve benim gibi Semih'in ne kadar değerli olduğunu bilen insanlar, bu harekete öfke kusmuştu. Kariyerinde bir düşüşe sebep olacak bu hamleyi reddeden Semih, geleceğinde önemli bir yere sahip olacak daha güzel bir hamle yaptı ve Kartalspor'a kiralık olarak gitti. Burada, kendisine idol olarak aldığı John Terry gibi 26 numaralı formayı alan 'Rus',  sezonun ilk yarısında pek forma şansı bulamadı. Ligin ikinci yarısında teknik direktör değişikliği sonucu Engin Korukır, Kartalspor'un başına geçti. Semih'i milli takımın alt yaş gruplarından tanıyan antrenör, genç stopere bolca şans verdi. Bu şansları oldukça iyi değerlendiren 'Rus', Kartalspor'un lige tutunmasında önemli bir rol oynadı.

Kartalspor'daki performansıyla, önceki sezonda onu göndermek isteyen yöneticilerin yüzünün kızarmasına sebep oldu. 2011-12 sezonunda, Ujfalusi-Servet-Gökhan Zan'ın ardından 4. stoper olarak kadroda yerini aldı. Olaylı geçen Gaziantepspor maçında Servet'in kırmızı kart görmesiyle, 9. haftadaki Kayserispor deplasmanında ilk 11'e monte etti onu Fatih Terim. Neredeyse sıfır hatayla bitirdiği maç sonrası Semih, takımın gözdesiydi. Maç sonunda verdiği röportajda, "Semih'e güvenerek doğru karar vermenin sevincini yaşadım. Ben oyuncunun forma isteyenini, formayı sırtına geçirdikten sonra kimseye bırakmayanını severim."  diyen Fatih Hoca, Semih'e duyduğu güveni herkese gösterdi. O maçtan itibaren, tüm sezon boyunca harika oynayan Semih, şampiyonlukta Ujfalusi ile beraber yakaladığı uyum ile büyük rol oynadı.


İzmir'den, büyük fedakarlıklarla başlayan yolculuğu, İstanbul'da Galatasaray ile devam eden Semih, şu an Türkiye'nin en iyi stoperleri arasında. O, geldiği yerin farkında ve sürekli olarak röportajlarında bunu vurguluyor. Şu an bu duruma gelmesinde büyük rol oynayan annesi babasını, yedi yıl sonra yanına, İzmir'den İstanbul'a getirdi. Çocukluğunda, İzmir-Bergama'nın sokaklarında topa vururken, kendini A Milli Takım'da hayal ederdi. Şu an Milli Takım'ın en iyi stoperlerinden biri. Semih, başarı basamaklarını birer birer değil, üçer üçer çıkıyor. Galatasaray'a gönül verenlerin en büyük korkusu ve aynı zamanda isteği, onun Avrupa'da iyi bir takımda oynaması. Bir-iki yıl içinde bunu da başaracaktır 'Rus'. Potansiyeli, şu an gösterdiği harika performanstan daha da fazla. İdol olarak gördüğü Bülent Korkmaz ve John Terry gibi kariyerini şekillendirmesi en büyük dileğim. Tek temennim, John Terry'ye huy olarak benzememesi. Yolun açık olsun 'Rus'..

20 Eylül 2012 Perşembe

Favori Belli, Şampiyon Kim?


‘Makine düzeninde işleyelim’ anlayışı ile oluşturulan takımların arenası Bundesliga, bu akşam başlıyor. Ligin yeni ekiplerinin, Bundesliga’nın köklü takımlarına 3-4 atabildiği, sürprizlerin gırla olduğu, taraftar kültürüne imrendiğim, stadyumların genellikle dolu olduğu bu ligi izlemek, herkes için ayrı bir keyiftir muhtemelen. Sergen Yalçın’ın ‘çok sürpriz oluyor’ uyarısını da dikkate alarak, bu lige bahis oynama konusunda son derece tedbirli davranmakta yarar var.
Başlıktan yola çıkarak, ligin favorisinin her zaman Bayern Munih olduğunu söyleyelim.  Her ne kadar son iki sezonda Dortmund destanlar yazsa da, isimlerine methiyeler düzülse de, Klopp da kabul ediyor Bayern’in her zaman şampiyonluğun en büyük favorisi olduğunu. Genele baktığımızda ise, iki favori var gibi duruyor : Dortmund ve Bayern.. Ancak, bu keyifli ligde sürprizlerin kol gezdiğini düşünürsek, Werder veya Schalke de şampiyon olsa şaşırmam.


KLOPP VE KOLEJ TAKIMI
2005’te iflas bayrağını göndere çeken bu değerli kulüp, 2012’nin ortalarında başarı havuzunun içinde yüzüyor. ‘Gün Batımından Şafağa’ film ismini Borussia Dortmund için uyarlarsak, pek de yanlış yapmış olmayız.
2008’de Klopp takımın başına geldiğinde, böylesine başarıların geleceğini kim bilebilirdi? Ancak, Klopp ile yükselişe geçen BvB, 2010-2011 ve 2011-2012 sezonlarını şampiyon kapayarak bir rüyayı gerçekleştirmeyi başardı. Bu başarılarda kilit nokta istikrardı. Beraber oynamaya alışan genç oyuncular ve onlarla harman olan tecrübelilerle birlikte harika bir ekip Dortmund. Oynadıkları oyundan keyif alıyorlar ve makine düzeninde işleme konusunda belki de Bundesliga’nın en iyisi konumundalar. Klopp geride bıraktığımız iki sezonda olduğu gibi yine Bayern’i favori gösterdi, ancak bu ‘kolej takımı’, Bayern’in hegemonyasına kafa tutan yegane takım. Taraflı tarafsız herkes, Dortmund’un başarılı olmasını istiyor.
Sezon başında ‘uyum sorununu aşamadığı’ gerekçesiyle takımdan ayrılan Barrios ve ManU’ya transfer olan Kagawa, önemli kayıplar olarak görünüyor. Kagawa’nın yerini yıldız adayı Marco Reus ile doldurdular. Ama  Barrios’un gidişiyle beraber forvette elle tutulur tek isim Robert Lewandowski gözüküyor. Belki burada bir sıkıntı yaşanabilir, sonuçta Şampiyonlar Ligi de fikstürlerinde mevcut. Mario Götze’nin sakatlıklarla geçen sezon sonrası iyileşmesi, taraftarı mutlu etmiştir muhtemelen. Takımın ona ihtiyacı, Kagawa’nın gidişiyle beraber daha da arttı keza. Defans ve orta saha bloğundaki önemli isimleri takımda tutarak önemli bir artı kazandılar. Benim en büyük beklentim ise, yeni transfer genç Leonardo Bittencourt..  Yıldız adayı olarak pek tanınmasa da, sezon boyunca süre alırsa dikkatle izlemenizi tavsiye ederim.
Taraftarın takıma duyduğu paha biçilemez sevgi ve iki şampiyonlukla gelen rahatlık, takımın iyi futbol oynamasının önündeki engelleri bir bir kaldırıyor. Başarıyla geçen iki sezonun ardından, Şampiyonlar Ligi’nde de başarı beklemek hayalcilik olmaz. En azından ikinci turu görmesi gerekiyor BvB’nin.. Ama başarılı olmasa bile, Westfallen’de her zaman sevgiyle, harika bir atmosferle karşılanacak bu değerli takım.


HER ZAMAN FAVORİ: BAYERN MUNİH
Harcanan milyonlarca euro para, kaybedilen finaller, kullanılamayan penaltılar ve hayal kırıklığı ile geçen son iki yıl.. Allianz Arena sakinlerinin artık başarısızlığa tahammülü kalmadı. İkincilik hiçbir zaman Bayern Munih için bir başarı olmadı ve olmayacak. Bu sene kredileri yok denecek kadar az, hatta hiç yok. Taraftar, şampiyonluğa son iki yılda hasret kaldı ve Dortmund’un iki yıllık şampiyonluk serüvenine nokta konulmasını istiyor. 2010’daki ŞL finaliyle başlayan ağır darbeler silsilesi, 2012 ŞL finalinde Chelsea’ye Allianz Arena’da kaybedilerek devam etti. Arada Dortmund’a kaybedilen şampiyonluklar ve geçtiğimiz sezon Almanya Kupası finalinde Klopp’un öğrencilerinden yenilen beş gol de cabası. Tahammül artık sıfır ve değişim şart..
İlk olarak sportif direktörlüğe Matthias Sammer getirildi. Sağlam bir hamle olmakla beraber işin ilginç yanı, Sammer’in neredeyse bütün başarılarını Dortmund çatısı altında kazanması. Yine de Sammer’in kulüpte köklü değişiklikler  yapması bekleniyor.
Transferde ise kadro derinliğini sağlama amacıyla önemli transferler yapıldı. Gol makinesi Mario Gomez’in rotasyonuna Mario Mandzukic ve eskiden de Bayern forması giyen Claudio Pizarro dahil edildi. Basel’den alınan Xherdan Shaqiri ile kanat rotasyonuna da takviye yapan Bavyera ekibi, yıllardır sorunlu olan stoper pozisyonuna da, geçen sezon Gladbach’ta harika bir sezon geçiren Dante’yi monte etti. Alt yapıdan çıkarılan Emre Can da, çok yönlü bir oyuncu olmasıyla takıma oldukça fazla katkı sağlayacaktır. Schweinsteiger reyizin yanına alınması beklenen Javi Martinez kadroya dahil olursa, yıllardır dengesiz olan hücum-savunma kalite farkı dengelenecektir.
Bu oyuncu topluluğuyla ligin en iyi kadrosuna sahip olduğu kesin Bavyera ekibinin. Ancak, Dortmund kadar takım olup şampiyonlukta söz sahibi olacaklar mı, onu zaman gösterecek. Almanya takımlarının ŞL’de dört takımla temsil edilmesinin baş mimarı da kendileri. Yine ŞL’de en az yarı final yaparlarsa şaşırmam.
PLASELER VE GÖZE ÇARPANLAR
Bayern-Dortmund ikilisini zorlayacak takımlar da yok değil. Magath önderliğindeki Wolfsburg, Huntelaar’lı Schalke, ligin iki favorisine zor anlar yaşatabilir belki de. Gladbach’ın da De Jong ve Xhaka takviyeleriyle beraber ligin sürpriz takımlarından biri olabileceğini söyleyebiliriz.
Özellikle Schalke’nin bir şeyler yapması şart. Uzun zamandır Ruhr bölgesinin diğer tarafındaki ezeli rakipleri Dortmund’un başarılarını izliyorlar. Bu sene de bir hamle yapamazlarsa, yine ezeli rakiplerinin kutlama törenlerini izleyebilirler.
Her ne kadar Serie A aşığı olsam da, Avrupa’da en ateşli ve atmosferli maçların, Premier Lig ve Bundesliga’da oynandığı aşikar. Bu sene yine keyifle izleyeceğiz Bundesliga’yı. Dortmund’un maçlarını kaçırmamak, Gomez’in bitirici vuruşlarında kendimizden geçmek, Magath’ın Wolfsburg’unun disiplinini görmek, Huntelaar’ın yine saymaya başlamasını izlemek, oldukça keyifli olacaktır. Bu keyifli ligi izlemeyi unutmayın.